FAIL (the browser should render some flash content, not this).
FAIL (the browser should render some flash content, not this).


Bağdat C. No: 256 Işık Ap D:2 Caddebostan, Kadıköy – Istanbul

Tel: 0216 411 52 00
 

 

 Besin Alerjileri
Bilimsel gelişmeler, besin alerjileriyle ilgili olarak yakın zamana dek varlığının farkında olmadığımız gerçekleri bir bir gün ışığına çıkarmakta: Alerjik olabileceğinden asla kuşkulanmadığımız besinler sık görülen önemli hastalıkların nedeni gibi görünüyor.

Her besin maddesi alerjik olabilir, çünkü bütün canlılar kendilerine has proteinler içerirler. Buna bitkiler de dahildir. Bu yüzden, hem bitkisel, hem hayvansal besinler insan vücudunda alerji oluşturabilirler. Bunu belirleyen, kişinin genetik yatkınlığıdır (Psikolojik stresin bu yatkınlığa katkıda bulunabileceği de akılda tutulmalıdır).

Besin alerjilerinin önemi o besinin ne kadar sık tüketildiği ile doğru orantılıdır. Eğer bir besin maddesini çok seyrek tüketiyorsak onun yol açtığı alerjik belirtileri farketmeyebiliriz de. Farketsek bile, sürekli yemediğimiz bir besin söz konusu olduğunda yol açtığı alerjik reaksiyonun bedensel boyutu çok önemli olmayabilir.

Ama bazı besin alerjileri diğerlerinden daha önemlidir. Bunların önemi, bu besinleri her gün düzenli olarak tüketmemizde yatar. Bu durumda alerjik reaksiyonlar organizmamızın yıpranmasına, çeşitli hastalık tablolarının ortaya çıkmasına yol açar. Bu yazının konusu da budur:

BUĞDAY VE SÜT PROTEİNLERİ ALERJİK REAKSİYONLARA YOL AÇABİLİRLER ve diyabet, Romatoid Artrit, Hashimoto Tiroiditi gibi hastalıklar, ve daha birçok oto-immun hastalık aslında besin alerjilerinin sonuçlarından ibarettir.

Buğday ve Süt alerjisi
Buğday proteinlerinin (glutenler) karın ağrısı ve ishalle seyreden bir kronik barsak hastalığına (Çölyak Hastalığı) yol açtığı uzun süredir biliniyordu. Ama hücresel mekanizması 90’lı yıllara dek bilinemiyordu. ABD Maryland Üniversitesi’nde çalışan bir pediatrik gastroenterolog olan Profesör Fasano 1990′ların başında yaptığı bir araştırma çalışmasında nedeni buldu: Genetik yatkınlığı bulunan kişilerde buğday proteinleri (glutenler) barsak duvarını aşarak kana karışıyorlar, bağışıklık sistemi de buralara saldırı başlatıyordu!

Bu noktada kısaca protein sindiriminden bahsetmekte yarar var: Proteinler midede sindirilmeye başlar ve bu sindirim incebarsakta devam eder. Proteinler önce polipeptidlere, sonra aminoasitlere parçalanırlar. Bir protein en küçük yapıtaşı olan aminoasitlere dek parçalanmadan vücuda alınamaz (barsaktan geçip kana karışamaz) zira barsak epitelindeki hücrelerin seçici geçirgenliği buna müsade etmez.

Aminoasitler proteinlerin en basit halidir, ve bir protein bu en basit haline dek parçalandığında artık geldiği kaynaktan hiç bir iz kalmamıştır, yani orijini ister bir hayvansal protein olsun ister bitkisel, bir aminoasit vücut tarafından yabancı protein olarak değerlendirilmez.

Ancak genetik yatkınlığı olan kişilerde proteinler daha henüz polipeptid safhasına dek parçalanmışken barsak duvarından içeri “sızabilirler”. Bu gerçek bir emilim değil, bir sızmadır çünkü gerçek emilim ancak barsak epitel hücreleri vasıtası ile olur. Ve bir polipeptid yani yarı-sindirilmiş bir protein asla bu hücrelere giremez. Ama iki hücre arasından vücuda “sızabilir”.

Dr. Fasano bunu ispatlayana dek, iki epitel hücresinin arasından hiç bir şeyin geçemeyeceği zannediliyordu. Zaten buralara bariyer denmesinin sebebi de buydu (hatta iki bariyer hücresinin birbirine sımsıkı dayandığı yere de bu yüzden “zona okludens=sıkı bölge” adı verilmişti). Ama çalışmalar aksini gösterdi: Yabancı proteinin temas ettiği barsak epitel hücreleri, aralarındaki bağları gevşeten bir protein üretiyorlardı ve bu proteinler her hücrede aynı şeyi yapıyordu: Hücre duvarının iç tarafındaki “molekül-vidaları” gevşetiyor ve bu davetsiz misafirlere “yandan” bir kapı açıyordu.

İşte bu buluş o güne dek bilinen pek çok şeyi değiştirdi. Barsak duvarı aslında bir “duvar” değildi. Yabancı proteinlerin vücuda girmesine izin verebiliyordu. Kısa süre içinde, bu duvarı geçebilen pek çok madde bulundu. Bunlardan biri, günlük beslenmemizde yine buğday kadar sık tükettiğimiz bir başka başka besin, tehlikenin boyutlarını büyütüyordu: Süt!

Yabancı proteinler vücuda girdiğinde ne olur?
Bağışıklık sistemi yabancı proteinlere karşı antikorlar oluşturur ve bu antikorlar proteinlerin reaksiyon oluşturduğu her yerde saldırıya geçerler. Yani yabancı proteinlerin yol açtığı hastalığı meydana getiren, proteinin kendisi değil, bağışıklık sisteminin bu yabancılara başlattığı saldırıdır. Ancak ne yazık ki bağışıklık sistemi, saldırısını proteinlerin bariyer geçirgenliğini bozduğu yerlere, yani vücudumuzun kendi dokularına yöneltmektedir.

Günlük beslenmemizde bulunan buğday ve süt proteinleri (glutenler ve kazein), ve bazen de et proteinleri, ya da çeşitli başka bitkisel proteinler genetik yatkınlığı olan kişilerde barsak geçirgenliğini bozarak kana karışır, ve dolaşımla ulaştıkları çeşitli yerlerde hastalıklar meydana getirirler. Bu yerler yine barsak epiteli gibi “bariyer” dokuları olacaktır. Örneğin pankreastaki insülin üreten hücrelerle kan arasındaki epitel bariyeri, örneğin solunum sisteminde burun, boğaz ve akciğerlerdeki epitel bariyeri.

Hastalık belirtileri ise etkilenen dokuların bulunduğu yere bağlı olarak değişir: Pankreasın etkilendiği hallerde insülin üreten hücreler zarar görürler ve diyabet gelişir, solunum sistemi epitelinin etkilendiği hallerde ise alerjik nezle, astım gibi solunum sistemi belirtileri ortaya çıkar. Eğer deri etkilenecek olursa (tabii kan dolaşımı bu maddelerin deriye dek ulaşmasını sağlar) bu sefer deride belirtiler görülecektir: kaşıntılı kızarıklıklar, kabarıklıklar, su toplamaları, kabuklanmalar, kepeklenmeler, vb alerjik belirtiler. Alerjen madde ile temasın sıklık ve yoğunluğuna bağlı olarak da hedef doku tahribatının şiddeti değişmektedir.

İşte otoimmun hastalıklar dediğimiz bağışıklık sistemi hastalıklarının gerçek nedeni böylelikle aydınlanmaya başlamıştır. Nitekim, bu bulguları destekler şekilde, çeşitli oto-immun hastalıklarda barsak geçirgenliğinin bozulduğu saptanmıştır.

Buğday alerjisi ve diyabet arasındaki ilişki
Otoimmun Tip-I Diyabet, tek bir genden ziyade, pek çok gen ve çevresel faktörler arasında kompleks etkileşimlere bağlı olarak gelişen bir hastalıktır. Buğdayda bulunan bir depo globulin; Glb1, diyabetiklerde pankreas adacık tahribatı ile ilişkili bulunmuştur. Gerçekten de Tip I diyabeti olan insanlarda buğday glutenine duyarlılıktan kaynaklanan enteropati (ishalle seyreden bir barsak hastalığı) dikkat çekici bir şekilde sık görülmektedir. Bazı hastalarda buğday proteinlerine T-hücre yanıtının artmış olduğu ve kanda yüksek konsantrasyonlarda buğday antikorları bulunduğu tespit edilmiştir.

Buğday ve soya beslenmesinin genetik olarak yatkın farelerde diyabet geliştirdiği ispatlanmıştır.

İnsanlarda yapılan karşılaştırmalı çalışmalarda, diyabetik hastaların kanında Glb1 proteinine karşı gelişmiş antikorlar bulunmuş, ama non-diyabetik kontrol grubunda bulunmamıştır. Bu bulgu aradaki ilişkiyi doğrular niteliktedir. Gerçekten de araştırmacılar Tip-I diyabetin buğday proteinlerine karşı gelişen bir immun yanıt tarafından başlatıldığını düşünmektedirler. Zira buğday proteininin sadece antijenik olmakla kalmayıp, pankreasa yönelik otoimmun ataklarla da yakından ilişkili olduğu düşünülmektedir. “A type 1 diabetes-related protein from wheat (Triticum aestivum). cDNA clone of a wheat storage globulin, Glb1, linked to islet damage.” MacFarlane AJ, Burghardt KM, Kelly J, Simell T, Simell O, Altosaar I, Scott FW. J Biol Chem 2003;278(1):54-63

Yıllara dayanan klinik deneyimler de aynı bulguya işaret etmektedir. Örneğin Çölyak hastalığı ve diyabet arasındaki ilişki uzun süreden beri bilinmektedir. Zira diyabeti olan çocuklarda Çölyak hastalığı diyabeti olmayanlara göre 50 kat daha fazla görülmektedir.

Şimdilerde Çölyak hastalığı ve diyabetten başka; dermatitis herpetiformis, tiroid hastalıkları, purpura, anemi, romatoid artrit, myositis, göz enflamasyonları, sakroileitis, vaskülitis, bazı akciğer hastalıkları, ensefalopati, serebellar atrofi ve hatta otizm ve şizofreninin, hiperaktivite ve dikkat bozukluğunun da buğdaya ve süte karşı oluşan otoimmun yanıttan kaynaklandığı ileri sürülmektedir (inek sütü alerjisinin de diyabete yol açtığına dair bulgular vardır) .

Anne Sütü Alan Bebeklerde Buğday Alerjisi
Buğday alerjisi anne sütü ile beslenen bebeklerde de görülebilir. Zira besin alerjileri kalıtımsaldır ve çocuğun buğday alerjisi anneden geçtiyse annenin kanında ve sütünde de yarı-sindirilmiş buğday proteinleri bulunacağından çocuğun vücudu bu şekilde de buğday proteinlerine maruz kalacaktır.

Böylece çocuk buğdayla beslenmese bile anne sütünden geçen proteinler çocukta bağışıklık yanıtına sebep olacaktır. Bu bağışıklık yanıtının belirtileri solunum sisteminde etkisini gösterecek olursa alerjik tepkiler saman nezlesinden astım ataklarına dek varabilir. Deride etkisini gösterecek olursa ekzema, pişik ve çeşitli deri döküntülerine yol açabilir. Bazen de bu belirtilerin hepsi birden değişik derecelerde bir arada bulunabilir.

Tabii çocuk buğday alerjisini anneden değil de babadan almışsa belirtiler ancak buğdaylı besin almaya başladığında ortaya çıkacaktır. Tip-I diyabetli çocuklarda diyabetin başlama yaşına bakıldığında, uzun süre anne sütü ile beslenenlerde başlangıcın daha geç olduğu görülmüştür.

Besin Alerjilerinin Sıklığı Neden Giderek Artıyor?
Günümüzde diyabet ve diğer otoimmun hastalıkların sıklığının giderek artmasının nedeni iyi kabaran ekmeklik un elde etmek için buğdayın genleriyle oynanmış olmasıdır zira bir un ne kadar gluten içerirse o undan yapılan ekmekler o kadar iyi kabarmakta ve lezzetli olmaktadır. Tüketicinin talebi bu yönde olduğundan besin endüstrisi de tarımı daha çok gluten içeren buğday üretimine yönlendirmiştir. Sonuçta yediğimiz ekmekler eskiye göre çok daha yoğun gluten içermekte ve bu da alerjik reaksiyonların toplumda görülme sıklığının ve şiddetinin artmasına yol açmaktadır.

Bugün, barsak geçirgenliğini bozan daha başka besin maddeleri de olduğu bilinmektedir. İnek sütü proteini kazein de bunların arasındadır. Sütün sadece çocukluk çağı alerjilerinin değil, erişkin yaşta görülen ekzema ve benzeri deri döküntülerinin de nedeni olabildiği görülmüştür. Süt romatoid artrit ve benzeri pek çok oto-immun hastalıkla da ilişkili bulunmuştur. Bu alerjinin görülme sıklığındaki artış çiftlik hayvanlarının onların doğal beslenmesinde olmayan yemlerle beslenmesi olabilir.

Besin alerjileri ve Beyin
Yabancı proteinler bir kez vücuda girdiler mi sadece epitel bariyerlerden değil, endotel bariyerlerden de geçerler. Böylece kan-beyin bariyerinden de geçerler.

Normalde geçilmez bir engel olan kan beyin bariyerinin geçirgenliğinin bozulması ise alerjenlerin beyin dolaşımına girerek çeşitli mizaç değişikliklerine, hatta akıl hastalıklarına veya en hafifinden, alerjen maddeye bağımlılık gelişmesine yol açacaktır. Bazen de yukarıda sayılan belirtilerin çoğu bir arada bulunur.

Otizm, Şizofreni ve Süt-Buğday Alerjileri
Besin alerjilerinin sadece otoimmun hastalıklara değil, otizm ve şizofreni gibi beyni ilgilendiren hastalıklara da yol açtığı düşünülmekte, buna ilişkin klinik araştırmalar yürütülmektedir. ABD’de pek çok klinisyen ve beslenme uzmanı bu maddeleri otistik ve şizofrenlerin günlük diyetinden çıkarttıktan sonra iyileşme gördüğünü rapor etmektedir. Ailelerin ve öğretmenlerin bulguları da bu yöndedir. Böylece, 1990’ların başından beri “GFCF diet”, terimi literatüre girmiştir ve GFCF, “Gluten Free Kazein Free” terimini tanımlar. Türkçesi “Glutensiz-Kazeinsiz Diyet” demektir. Bilindiği gibi gluten buğdayın, kazein de inek sütünün proteinidir.

Şizofren ve otistiklerin idrarlarında yarı-sindirilmiş buğday proteinleri bulunması da diğer bulguları destekler niteliktedir. Zira sağlıklı bir kişide kanda ya da idrarda bitkisel olsun, hayvansal olsun, yabancı bir proteine rastlanmaz.

Buğday Alerjisi ve Karbonhidrat Bağımlılığı
Buğday alerjisi bazı vakalarda karbonhidrat bağımlılığına yol açmaktadır. Zira buğday proteinleri beyin hücrelerindeki opioid reseptörlerine bağlanma kapasitesine sahiptirler. Opioid reseptörleri, morfin ve benzeri maddelerin tıpkı bir anahtarın bir kilidi açması gibi, vücuttaki etkilerini göstermek üzere harekete geçirdikleri “kilit moleküller”dir. Bu kilidi açan maddeler “keyif veren” maddeler olarak da bilinirler. Böyece, Kan-beyin bariyerini geçen buğday proteinleri başlangıçta bir keyif verici bir doyma hissi yaratmakta, ama zamanla bağımlılık gelişmesine yol açmaktadır.

Bu durumda kişi bağımlı olunan herhangi bir maddeye karşı gelişen reaksiyonun aynısını göstermekte, sürekli karbonhidrat tüketme arzusu duymaktadır. Bunun sonucu da kilo artışı olmaktadır. Vakaların çoğunda ilerleyen yaşla birlikte erişkin tip diyabet ya da Tip-II Diyabet gelişmekte, bazısında ise bir yandan sessizce devam eden pankreas harabiyeti de olduğundan, erişkin yaşta başlayan Tip-I diyabet, yani insüline bağımlı diyabet gelişmektedir.

Yapılan çalışmalarda, opiatların beynin şekeri kullanmasını, ve beyin hücrelerinin metabolizmasını düşürdüğü tespit edilmiştir. İşte buğday proteinleri de beyinde aynı etkiyi meydana getirmektedir.

Buğday alerjisi olanlarda arpa, çavdar, yulaf gibi tahıllarla çapraz reaksiyon görülebilir. Bu yüzden buğday alerjisi olanların bu tahılları da tüketmeleri önerilmez.

Sonuç

•Besinlerdeki proteinler genetik yatkınlığı olan kişilerde alerjik belirtilere yol açarlar.
•Buğday ve inek sütü alerjisinin dermatitis herpetiformis, akne, ekzema ve saç kepeklenmesi gibi kronik deri hastalıkları ile de ilişkili olabileceği konusunda güçlü kanıtlar vardır.
•Bazı alerjiler basit deri döküntülerinden ibaret olmayıp hayatı tehdit eden hastalıklar yaratmaktadır.
•Otoimmun hastalıkların giderek artması genetiğiyle oynanarak protein içeriği artırılmış buğday unu tüketimine paralel gitmektedir.
•Hazır besin tüketiminin artmasıyla birlikte, lezzet katması amacıyla neredeyse her yiyeceğe katılan süt ve süt ürünleri de (süttozu, peynir, peyniraltı suyu, kremalar) otoimmun hastalıklara yol açmaktadır.
•Alerji geliştirme potansiyeline sahip pek çok meyve genellikle mevsiminde ve belli miktarlarda tüketilirken; buğday, süt ve yumurta gibi besinler günlük diyette az veya çok miktarda mutlaka bulunduklarından en tehlikeli besin maddeleridir.
•İnek sütü proteini olan kazeine alerjik olanlarda koyun ve keçi sütü proteinlerine de çapraz alerji gelişebileceğinden, inek sütü alerjisi olanların bu sütleri de tüketmeleri önerilmez.

 

OZON TEDAVİ MERKEZİ  OZONLA ZAYIFLAMA  ENERJİ KLİNİK BİO ENERJİ KLİNİK İSTANBUL OZON İNSÜLİN DİRENCİ KORONER KRONİK YORGUNLUK   OZON TERAPİ OZON TEDAVİSİ OZON ZAYIFLAMA OZON TEDAVİSİNİN FAYDALARI
 


Her Hakkı Saklıdır © 2010 Enerji Klinik +90 216 411 52 00 - Makro Web Dizayn